Linkler
 
Tarih saat
05 Eylül 2010 Pazar
 
Anket
Sonuçlar
Hükümetin eczacılarla mücadelesinde amacı ne olabilir?






 
Ziyaretçi Defteri
Ziyaretçi defterine yazmak ya da yazılan mesajları okumak için tıklayınız.
 

 

 

ELMANIN TADI


           Küçük bir çocukken, öğretmeninize karşı neler hissettiniz ? Ben sizlere bugün okul dönemimin bir sırrını vereceğim. Ben şu anda 23 yaşındayım. Askerliğimi yaptım. İş buldum ve ekmeğimi kazanıyorum. Ama çocukluğumda yediğim bir elmanın tadını hala unutamıyorum.
            Küçücük bir çocuk, elmayı yalnız tezgahta görse, nasıl düşüncelere dalar, bilirmisiniz? Hep hayal kurar. Kendini elma bahçesinde elma toplarken ve beğendiklerini alıp yerken bulur. Hayalinde veya rüyasında tabii.
Birinci sınıfta neler yaptığımızı, okumayı öğrenmede nasıl zorlandığımı unutmuyorum. Ama bu unutmadığım acılardan ve yaşantımın kayıp zamanlarından. Hayatım hep sıkıntılarla geçti. Ama hayatımın unutulmaz bir olayı da yine okul yıllarımdan. Elmanın tadını öğrendiğim okul yıllarımdan.
            Babam gündelikçi idi. Gün bulur, o gün yerdik. Ertesi güne Allah kerim derdik. Babam, bizlere rahat bir yaşam sağlayamadığı için çok üzülürdü. Bunu belli etmek istemese de çocuk halimle bunu fark ederdim. dışarıda kuruş harcamayan babam, kazancıyla bizleri zor geçindiriyordu. Oysa bizim söyleyemediğimiz sayısız isteklerimiz vardı.
             Bir gün dayanamadım :” Baba, bize kırmızı kocaman elma alır mısın ?” dedim. Babam: “Olur oğlum.” Dedi, düşünceli. Aradan kaç gün geçti bilmiyorum. Umutsuz olduğum için gün saymamıştım. Bir gün babam bir kese kağıdı içinde 6 tane elma getirdi. Dört kardeş, annem babam tam altı kişiydik. Kardeşlerim elmalarını hemen yemeye başladılar. Ben saklıyordum. Tam bu sırada komşumuzun küçük kızı Ayşe bize geldi. Elma yiyen kardeşlerimi gördü diye babam, “Al bakalım Ayşe !” diyerek kendi elmasını verdi. Annem kendininkini paylaşmak istedi, babam razı olmadı. Ben de babamla paylaşmak isterdim. Ama elmamı okula götürmek, öğretmenime vererek, arkadaşlarım gibi bir şeyler vermiş olmak istiyordum.
            Ertesi sabahı zor ettim. Elmamı elime alıp, göstere göstere okula gittim. O gün andımız çok uzun geldi. Nihayet içeriye girdik. Birkaç öğrenci, öğretmene birkaç şey verdiler. Ben, kocaman, kırmızı elmayı verdim. Öğretmenimiz, elmayı alırken gözlerimin içine baktı. teşekkür etti. Elmayı masaya koydu. Bir an gözlerimden içimden geçeni okuyacağı aklıma geldi.
            Ders sırasında gözüm hep elmadaydı. Zil çaldı, dışarı çıkarken Öğretmenim beni çağırıp elmayı geri verdi. Almak istemedim, ısrar etti ve : “Sen verdin ben kabul ettim. Sen niye beni kırıyorsun ?” dedi. Elmayı aldığım gibi dışarı çıktım ve soluksuz yedim. Öğretmenim beni görmüş olacak ki, içeriye girdiğimde bakışıp birbirimize gülümsedik. Şimdi tonlarca ve her türden elma getirseler o elmanın tadını; Öğretmenimin anlayışını unutamam.




ONUNLA YAŞAMAK 


        Çocukluğum pek de mutlu geçmemişti. Hep el işinde çalışmış, üzerime istediğim bir ceketi bile alamamıştım. Kazandıklarım, aile bütçesine, yani boğazımıza ancak yetmişti. Okulda okurken bile, kalem alacak paramın olmadığı zamanlar, arkadaşlarımdan küçülmüş ve atmak üzere oldukları kalemleri alırdım. Bazen da çöp kutusuna atılmış küçük kalemlerin en büyüklerini seçme lüksüne sahiptim. Bazen çocuk yüreğimle ezildiğimi hisseder, bazen de kaderim ve yazgım diyerek, bu ezikliği üzerimden atardım.

      Sınıfımızda, benden daha kötü durumda olanlar da varmış. Ama ben kendi eksiğime bakmaktan, onları görememişim. Bunları büyüdükten sonraki arkadaş sohbetlerinde öğrendim. Öğrendiğim zaman da şükredip mutlu oldum. Hali vakti yerinde olan arkadaşlarımız içinde çok kibirli olanlar da vardı, çok mütevazı olanlar da. Ben beş yıl aynı sınıfta birlikte okuduğum Ercan’a hayrandım. Bir beyzade olmasına rağmen, bizlerle daha iyi anlaşırdı. Fazla süslü gelmez, getirdiği azığında bizimkilerden farklı bir şey olmaz ve bizlerle birlikte yerdi. Derslerine günü gününe çalışmaktan, kendini disipline etmekten vazgeçmezdi. Belli saatlerde oynar, diğer saatlerde dersine çalışırdı. Ben onun gibi olmak isterdim. Ama bu mümkün değildi. Evde anneme, bahçede babama yardım etmek zorundaydım. Hem onların kocaman konağında sayısız odaları vardı, çalışmak için. Ama bizim zorla iki odamız olmuştu. O da annemin: “ Çocuklar büyüdü, ayrı oda lazım.” Demesinden sonra yapılmıştı. Hem çalışma odamız, hem de yatak odamızdı.

      Aradan yıllar geçti. Ben ilkokuldan sonra yatılı öğretmen okulunu kazandığım için okuyabildim. Köylerde öğretmenlik yaparken tanıştığım eşimle evlendim. Eşim çok iyi, evine yuvasına bağlı biriydi. Dürüst bir insan olduğu için onunla evlendim. Aradığım tevazu eşimde yoktu. Övünmeyi severdi. Ama tevazu için, çocukluğumda hayran olduğum Ercan gibi birini ölçü almam da yanlıştı. 25 yıl evlilikten, üç genç yetiştirdikten, okutup yuvadan uçurduktan sonra, asude bir yaşam sürmek hakkımız diye düşünüyorduk. Kaderin izni kadar tabii…

      Ummadığım bir zamanda eşimi kaybettim. Hem de tam rahat edecek zaman. Çocuklarım iş-güç sahibi oldukları ve de evli oldukları için, onları da sık göremez olmuştum. Onlarla gezmek, onların düzenlerine uyum sağlamak çok zor olduğu için de evimde tek başıma oturuyordum. Çocukluğumda hayran olduğum Ercan, aynı sokakta oturduğumuz için, mutlu evliliğini bana da sergiliyordu. Bu mutlu evliliğe hayrandım. Mütevazı arkadaşımın bu mutluluğu fazlasıyla hak ettiğini düşünüyordum. Yalnız yaşadığım halde, yalnız değildim. Onları her an görmek, mutlulukları ile mutlu olmak da güzeldi.



TEK PAPUÇ

            Ali, elinde sağ ayağa ait olan bir çocuk pabucu ile dolaşıyor, bir şeyler arıyordu. Çok sıkıntılı olduğu yüzünden belliydi. O umutsuz ve çaresiz bakışlı Ali, acının da eklendiği  bir ifadeyle bakınıyordu. Dükkancı Mehmet, O’nun acı çektiğini anladığından hemen sordu :

-Ne arıyon Ali ? 

           Ali konuşamazdı. Ali çocukluğunda korkutulduğu için dili tutulmuş, acı olaylar peş peşe gelince de bir türlü dili açılmamıştı. Ama çok zeki ve her şeyi anlayabiliyordu. Dükkancıya pabucu gösterip, sol işareti ile sol ayağa ait olanı aradığını anlattı. Dükkancı Mehmet, tek pabuçlu bir çocuk görürse, Ali’ye gitmesi gerektiğini söyleyeceğini demesiyle, Ali’nin yüzü biraz rahatladı. Belki kendisi de bulabilirdi.

            Çocukluğunda babasının güç bela kendisine aldığı potini (botu) düşündü. Ayağına ne kadar yakıştığını, soğuktan koruduğunu, kendisini adam sınıfına koyduğunu…. Bu pabuç da kim bilir, kimindi ? Hangi zorluklarla alınmıştı ? Böyle zorluklarla alınan bir ayakkabıyı kaybeden çocuğu annesi veya babası kim bilir nasıl azarlamış veya dövmüştü. Sahibini bulup vermek ve onu sevindirmek istiyordu. Hem bunları düşünüyor, hem de her geçen çocuğun ayağına bakıyordu. Uygun bir ayak görse, pabucu gösterecekti.

             Kendi ayağında Öğretmen Ahmet’in verdiği pek de eski olmayan bir ayakkabı vardı. Bazı anlamayanlar, elinde pabucu görünce, kendisi için bir ayakkabı istiyor sanıyorlardı. Oysa O, kendisi için bir şey isteyecek biri değildi. Bütün derdi, başkalarına koşmak ve mahallenin kahramanı olmaktı. Zengin olsa, her ihtiyaç sahibini sevindirmekten büyük mutluluk duyardı. Yerde bulduğu Milli piyango biletine uzun uzun bakmış, sonra da Emin Hoca’nın tavrını hatırlayıp, bileti geri atmıştı. Ali namaza gitmezdi ama hocaları iyi dinlerdi. Emin Hoca birgün, “Bilete bel bağlayan gafildir. Çalışarak ve alın teri dökerek kazanmaya bakın.” Demişti. 

Tam bunları düşünürken, afacan Ömer: “ Onun adı Ali belki de deli “ diyerek alayla türkü söylemeye başladı. Gününde değildi. Pabucun sahibini bulmadan gülemezdi de, kızamazdı da. Ömer, Ali’nin elindeki pabucu görünce, her şeyi anladı. Ali’ye yardım edebileceğini düşündü. Pabucun kime ait olduğunu biliyordu. Ali’yi tutup, Sefil İsmaillere götürdü. Bu pabuç, Sefil İsmail’in çocuğuna aitti. Diğerini orada gören Ali, mutluluktan uçacak gibi oldu. İkisini birden çocuğa giydirdi, onu okşadı ve sevinerek oradan uzaklaştı. Bir görevi daha yapmış olmanın mutluluğu ile Ömer’in takılmalarına aldırmıyordu bile…  İsmail ise, şaşırıp kalmıştı. Oysa İsmail, iki yevmiye vererek aldığı ayakkabının, komşunun köpeği tarafından götürüldüğünü düşünmüştü. Zavallı ben..! Dedi. Köpeği düşünüp. 



CEREN ORMANI

           
            Adına bakarak bu ormanda ceylan olduğunu sanmış olabilirsiniz. İçinde barındırdığı hayvanlardan adını almış olacağını düşünerek… Ama bu orman, boş alana çam tohumlarını özenle saçan bir kız çocuğunun adından dolayı bu adı taşımaktadır.Yani Ceren’in -diktiği değil- ektiği çam ormanıdır.

             Dağ kenarlarından (ilk-son)baharda geçip gitmişseniz, dağ yamaçlarına çam fidanlarının dikildiğini ve onlarca insanın çalıştığını görmüşsünüzdür. Ormanlarımız,( eğer insan eliyle yapılıyorsa) önce fidanlıklarda fidan yetiştirilerek, sonra da mevsiminde-genelde sonbahar- bu fidanlar, gündelikçi elleriyle, teraslanmış dağ yamaçlarına dikilerek oluşturulurlar. Doğal olarak yetişen ormanlar, kendi kozalaklarından dökülen tohumlarla oluşurlar. Tabiat ana, toprağa düşen tohumu, yeterli nem, sıcaklık ve hava ile canlandırır ve zamanla geniş gölgeleri olan büyük ağaçlara dönüştürür. Böyle ormanlık bölgelere gezi yapmış ve büyük keyif almışsınızdır. Orman Bakanlığı kozalak toplamayı yasakladığı için, kozalak bile toplamamışsınızdır.

              Ceren kız, yaz tatilinde şehir hayatından kaçıp, doğal hayatı yaşamak için dedesinin yanına gitmiş. Dedesiyle çok iyi anlaşan Ceren, dedesiyle kozalak toplamaya gidince dedesi, kozalak içindeki tohumu gösterip, nasıl kocaman ağaç olduğunu anlatmış. Bir de tohumu yüksekçe yerden bırakınca, yere dönerek ve yavaşça indiğini seyretmenin zevkini tattırmış. Ceren, bir sepet kozalak toplayıp eve getirmiş. En güzellerini seçmiş olduğu için, özenle tohumları çıkarmış ve saklamış. Kozalakları, kendi kendine figürler yaparak değerlendirmiş. Tohumları sakladığı yerden çıkarıp dedesini, kesilip yok edilen orman arazisine gitmeye ikna etmiş. Dedesi önce nedenini anlamasa da bir nedeni olduğunu bilmiş. Boş alana varmışlar. Ormanın nasıl yok edildiğini dedesinden öğrendikten sonra Ceren, “ Dede, seninle paraşüt oyunu oynayalım mı ?” Diyerek, dedenin şaşkın bakışları arasında tohumları çıkarıp teker teker havadan bırakmaya ve düşüşlerini seyretmeye başlamış. Dedesine de verince, dede paraşütü görmese de bu oyun sonunda tohumların toprağa kavuşacağını, tabiat ananın da merhameti ile her birinin bir ağaç olacağını anlamış. Oyun zevkini tadan dede, ormanı görme mutluluğuna erememiş. Ama Ceren, nine olup köyüne torunları ile geldiğinde, kocaman çam ağaçlarını görüp, altında gölgelenirken, dedesini düşünüp, yüreğini buruk bir acıya terk etmiş. Torunları, “Nine niye üzüntülüsün, kendi ormanında mutlu olmalısın !” Dediklerinde, “Bu orman, o çocukluk günlerimin mutluluğunu koruyamamış. Çünkü dedem, bütünün bir parçasıydı. Bu ormanın adını koyan da …




MERHAMETİN MARAZI


       Çeşitli sıkıntılar sonunda Üniversiteyi bitirip iyi bir iş bulmuştum. Maaşım iyi, işim yorucu idi. İşime, iki yıl dolmuşla gidip geldikten sonra, biriktirdiğim paraya, patronun verdiği krediyi de ekleyip bir araba almıştım. Artık işime kendi arabamla gidip geliyor, az yoruluyordum. Ama aracım 2. el olduğu için ara-sıra beni yoruyordu.

      Her gün geçtiğim güzergahta büyük geniş bir trafik adası vardı. Bu ana yolda ışıklar kırmızı yanınca duran araçların camlarını silmeye, mendil satmaya çocuklar koşuşurlardı. En çok da arabası yeni olanlara hücum fazla olurdu. Benim arabam eski olduğundan, pek gelen olmazdı.

      Bu bir dakikalık kırmızı ışık aralığında, bütün çocukluğumun filmini beyin sinemasında seyrederdim. Tarlalarda çalıştığımı, sanat öğrenmek için ustaların yanında; biraz büyüyünce de okul giderlerimi karşılamak için sandık taşıdığımı hatırlardım. Bu çocuklarla özdeşleşir, yardımcı olmak isterdim. Benim arabama gelen olmamıştı henüz.

İçlerinde çekingen biri vardı. Bir mendil sattığını bile görmemiştim. Bir gün ağlamaklı ve çaresiz bir yüz ifadesi ile bana bakıyordu. İçim burkuldu, çağırdım. Koşarak geldi. Mendilleri uzattı. Bir tane aldım ve parasını verdim. O güvensiz, o yıkılmış çocuk birden değişti. Gözleri gülüyor, daha dik yürüyordu. Büyük adımlarla ve sevinçle arkadaşlarının yanına koştu. O gün en mutlu günlerimden biriydi. Birini sevindirmiştim.

      Ufaklık, artık beni tanıyordu. Her gördüğünde yanıma geliyor, konuşmuyor ama bakışıyorduk. Bazen mendil alıyor, bazen de ihtiyacım olmadığını işaret ediyordum. Düşüncemi işaretle anlatmak, bana ayrı bir haz veriyordu. Hele de ufaklığın güldüğünü görmek…

      Arabamı yenilemiştim. Bu kez başkalarının da geldiğini görünce tercihimi ondan yana yapıyordum. Tercih edilmesiyle yüzünde beliren güvene dayalı, kendinden emin gülüşü yüzünü kaplamıştı. Bu yüze bakan mutlaka mutlu olurdu. Benim gibi…

      Bir haftalığına şehir dışına çıkmıştım. Döndükten sonra, bir, iki derken beş altı gün geçti, ufaklığı göremiyordum. Dayanamadım çocuklara sordum. “ Ona, araba çarptı, öldü.” Dediler. Şok olmuştum. Bir dakika geçmiş, yeşil yanmış, yerinden kalkmayan bana öfkeli kornalar çalınmaya başlamıştı. Nihayet kendime geldim ve işime gittim. O gün çalışamadım. Kendimi katil olarak görüyordum. Merhametim, maraz, hatta Azrail olmuştu. Ben o gün mendil almasaydım, belki de O başka iş arayacaktı.

      Hüzünlü bir yüzü sevince dönüştürdüğüme sevinirken; sevincimi yıllardır sürecek üzüntüye dönüştüreceğim aklıma gelmezdi. Merhametin maraz olacağını çok pahalıya öğrenmiştim.




EBEGÖMECİ


            Devir kıtlık devri değildi. Parası olana her şey vardı. Hatta  yaşlılık maaşı bile vardı. İstediklerine sosyal yadım, dilediklerine bakım parası gibi yardımlar da yapılıyordu. Ülkem insanı için sıkıntı söz konusu değildi! En azından yönetenler öyle sanıyorlardı. Bunca sosyal yardımlar kime yapılıyordu ? Elbette halka.. Seksen yaşında pazarda ebegömeci satan bu nine kimdi ? ebegömecini nasıl toplamış, nasıl taşımış ve satmaya yeltenmişti ? Hangi şartlar O’nu, buna zorlamıştı ?

            Ayşe Teyze, onurlu bir kadındı. İyi Müslüman olmanın temel şartı onurlu olmaktı. Dilenmek, aşağılanmaktı. Müslüman dilenmez, çalışırdı. Kimseye içler acısı durumunu belli etmedi. Ahmet Hoca vaazlarında, “Sadaka, dilenene değil, dilenemeyen onurlu Müslüman’a verilmeli.” Diyordu. Demek ki, Müslüman dilenmez ve onurunu korurdu. Komşuları, Belediyenin yolunu tutup, bin bir dil dökerek birinde olmasa diğerinde yardım alıp dönüyorlardı. Ayşe Teyze’ye de gelip istemesini söylüyorlardı ama O, “ Müslüman dilenmez. Yardım edecek hayır sahibi. Kısmetim varsa getirir kapıma koyar.” Diye düşünüyor ve bir şeyler istemeye gitmiyordu. Çocukları da yoktu. Eşi olsaydı bile ondan yaşlı olacağı için bir de onun derdi olacaktı. Eşinin olmadığına bazen üzülse de, “Demek yaratan böyle hayırlı görmüş.” Diye düşünüp teselli oluyordu. Yaşamak için yemesi gerekiyordu. Nasıl bir yol izlemeli ki, ekmek parası bulabilsin ?  bahçelerden ebegömeci toplayıp satmaya karar verdi. Topladığı gömeçleri, bağ yapıp pazara götürdü. Kendince hesap yaptı. On bağ satarsa on lira alacak, bu parayla da şeker, çay biraz da un alacak. Yani bir kilo şeker, bir paket çay ve 5 Kg un. Haftada bir gün Pazar var. “Keşke, her gün Pazar olsa !” Diye düşündü. Ama ardından da yine kocasının sağ olmasını arzuladı. Birisi toplasa diğeri satardı. Kendisi her gün Pazar olsa bile bir gün toplar, diğer gün satabilirdi. Hastalanmazsa tabi…

            Ayşe Teyze, bir liraya bir bağ gömeç satmaya çalışırken, pahalı diyenlerin nasıl toplandığını bilemediğini düşündü. Köylü kılıklı insanlar bile, “elli kuruş olmaz mı ? “ Diye soruyorlardı. O, satamadığı zaman, hele de hava soğuksa, üşüyüp hastalanmamak için veriyor, alacağını alamadan evine dönüyordu. Bir gün boynu kravatlı, takım elbiseli bir adam geldi. Fiyatını sordu. “Bir lira yavrum !” dedi. Adam, bağları saydı, 13 bağ gömecin hepsini alıp parasını verdi. Ayşe Teyze şaşırdı. “Olmaz !” Dedi. Adam, “Niye olmaz, ana ?”  Ayşe Teyze, “Bir eve bir, bilemedin iki bağ yeter. Sen niye hepini alıyon ?” Diye sordu. Adam, “ Benim evde tavşanlarım var. Onlara alıyorum.” Dedi. Ayşe Teyze düşünmeye başladı. Ev tavşanı, imdadına yetişmişti. Her Pazar, bu adam gelip bütün bağları alıyor ve pazarlık yapmadan parasını ödüyordu. İhtiyacı olduğu için ses çıkarmıyor ama içi de rahat etmiyordu. “Bu parayı verse, çok fazla ve değişik, tavşanın seveceği otlar toplatabilir.” Diye düşünüyordu. Şekerini, yağını, ununu almıştı. Erkenden evine gelip işlerini de rahat yapıyordu. Ama yine de kendisine destek çıkıldığını düşünüyordu. Bu adam, geceleri bile güler yüzü ile rüyasına giriyordu. Evlendiğinde çocuğu olsaydı, belki de bu yaşta bir torunu olabilirdi.

            Akşamları yattığında, yokluğu aklına gelmiyordu. Dünya daha iyi insanlarla dolu idi. Belki de Allah, yardımı, bu güleç insan tarafından yaptırıyordu. Allah’ına şükretti. Rahatça uyudu. Rüyasında bu adam, HIZIR olmuştu. İnsanların yardımına koşuyordu. Bu rüyasını komşusu Hatice Teyzeye de anlatmıştı. O da bunu onaylamış, “ Sen Allah’ın sevgili kulusun.” Demişti. Buna pek sevinmiş, içinde sıcacık mutluluk belirmişti. “dünya sonsuz ama bomboş idi. Bu dünyaya meyil vermek boşunaydı. Dünya, bu iyilerin yüzü hürmetine dönüyor, kıyamet kopmuyordu. Şükür duasıyla yattı uyudu.

            Sabah komşusu Hatice Teyze, dışarıda görmediği Ayşe Bacısını “hastalandı mı ki ?” Diye, kapıya kadar gelip çağırdı. Ses gelmeyince, kapıyı aralayıp içeri girdi. Yorganı kaldırıp, “Hasta mısın, kız ?” Diye sordu. Duvarda ses vardı, Ayşe’de yoktu. Dokundu, taş kesilmiş beden, O’nu ürpertti. Yüzüne baktı, tebessümle uyuyordu. Ellerini tuttu. “Buz kesilmişti.” Ağlamaya başladı. Kadersiz arkadaşı, kimseyi rahatsız etmeden göçüp gitmişti. Neden sonra aklına komşulara haber vermek geldi. 




 PORTAKAL  ÇİÇEĞİ

 

             Gizem, tertipli, düzenli ve çalışkan bir öğrenciydi. Çiçekleri, balıkları, kuşları sever; çiçek yetiştirir ve hayvan beslerdi. Evinde kafes içinde kanaryası bile vardı. Bu sevgi o kadar güçlüydü ki, gözü rengarenk balıklardaydı. Akvaryum almaları imkansızdı. Kavanoz uygundu. Ama Matematikten 5 alırsa ancak annesi balık alabilecekti. Tuttuğunu koparan, azmettiğine ulaşan Gizem, sözünü tuttu ve iki balıklı kavanoz akvaryuma sahip oldu. Şimdi derslerine, daha bir istekle çalışıyordu. Hem de bakım işlerini aksatmadan...

            Gizem, Nisan ayı geldiğinde, Dörtyol’un mis kokusunu içine çektikçe bir mutluluk ve rehavet hissederdi. Ama bunu 23 Nisan çalışmaları engellerdi. Sınıf arkadaşları bu bayram çalışmaları sırasında öğretmenlerine ipe dizili çiçekler getirirlerdi. O bundan yoksundu. Bahçesi olmayan evde oturuyordu. Komşunun bahçesinden PORTAKAL ÇİÇEĞİ toplamak istemiş, reddedilmişti. Yere dökülen çiçeği bile toplatmayan komşusunun davranışını anlayamamıştı.

            Bir Pazar, annesinin arkadaşına, köye gittiler. Bahçe, portakal çiçekleri nedeniyle bembeyaz olmuş, mis kokular etrafa saçılmıştı. Bu mis kokuyu ciğerlerinin en ince noktasına kadar çekti.  Ev sahibi Mustafa amca, O’nun Portakal Çiçeklerini sevdiğini anlayınca elinden tutup bahçeye götürdü. Başından çiçekler koparmaya ve tabağa koymaya başladı. “Ne yapıyorsun, yazık ama !” Dediyse de Mustafa amca devam etti ve kendisinin de toplamasını istedi. Korkarak kopardı çiçekleri. İğne iplik de getirdiler ve birlikte dizdiler. Hem de üç tane… birisini öğretmenine, birisini annesine ve birisi de kendisine.

            Sevinçli olmasına rağmen düşünüyordu “ağaç portakalı az verirse !” diye. Dayanamadı sordu. Mustafa amcası güldü. “Sen merak etme. O çiçekler yere dökülmeden biz topladık. Dökülmeyen çiçek tombak olur, onların da bir kısmı dökülür. Kısaca açan çiçeklerin ancak onda biri meyveye dönüşür. Daha fazla tutarsa da meyve küçük olur.” Dedi.

            Pazartesi günü okuluna sevinçle gitti; Portakal Çiçeğini öğretmenine verdi. Öğretmeni, “ Nereden buldun?” Sorusunu sorunca kendisinden şüphe edildiği hissine kapılıp, “Valla öğretmenim, anneme sorabilirsin. Köye gittik, Mustafa amca birlikte topladık. Ben kendim almadım.” Dedi. Öğretmen, durumu anlamıştı. Uzunca bir teşekkürle gönlünü aldı.

Dünyalar Gizem’in olmuştu. Artık o da öğretmenine portakal çiçeği götürebilirdi.

           
Duyurular

Gazetelerimizin Güncel ve Arşiv Haberlerini BURAYI Tıklayarak okuyabilirsiniz.


 

Gazetelerimizi Bulabileceğiniz Yerler

 
Kurlar
Dolar1,49941,5066
Euro1,92411,9334
 
Haberler
Niang coştu!

Yeter ki inanalım!

Bekle bizi Slovenya!

Türkler uçuyor!

Köprüden geçti Bono

78 yaşındaki kadının mucize kurtuluşu

Devler çıldırttı!

Milliler'de Belçika mesaisi!

Adım adım şampiyonluğa!

"Yetmez Ama Evet"e dün yumurta, bugün boya!

Savunma ne olacak?

THY uçağının motoruna kuş girince

"Ben sana 'Başbakan olamazsın' demedim..."

Karabük İnter'i devirdi!

Kardinal cami istedi

Moto2'de şok ölüm!

Mavi Marmara gaspı

Sokak festivali çatışmaya döndü

Mullen, Ankara ile PKK'yı da görüştü

Tekke’nin sırrı çözüldü!

 
Hava Durumu

 
Online sayaç
Online Ziyaretçi: 5
 
İsabet sayacı
Toplam Ziyaretçi: 84247
 

    Admin Giriş Sitemap